
Ankara, 13.06.2026
240mm, f/22, 1, ISO100

Ankara, 13.06.2026
240mm, f/22, 1, ISO100

Baskil, 18.05.2026
240mm, f/6.3, 1/4000, ISO1000



Madrid, 28.10.2024
135mm, f/5.6, 1/1250, ISO1250

Baskil, 19.07.2020
135mm, f/5.6, 1/8, ISO3200

Sivrihisar, 20.09.2025
240mm, f/6.3, 1/640, ISO3200
Hep hayatı o kadar da sevmediğimi düşündüm durdum. Beni bu fikre iten ana sebep, aynı zamanda kendimi bir parçası hissettiğim, seküler, aydın, şehirli, middle class’ımız tarafından omuzlarıma yüklenen, hayatı yaşamak adlı toplumsal görevimdi. Ne olduğu sorulduğunda önce bir duraksamayla karşılaşılan, sonrasında ise konsere gitmek, arkadaşlarla gezmek, mekanlarda oturmak gibi oldukça sıradan aktivitelere referans verilen bir oluş hali. Pek çoğu için görevden öte bir eğlence. Oysa ben kalabalık ve gürültülü ortamları, debdebeli eğlenceleri hiç sevmedim. Nice zaman yalnız başıma turlarken, evimde otururken bende bir sorun olduğunu düşündüm durdum. Bir türlü içimde bu kutsal görevi yerine getirme isteğini bulamamamın sebebinin, aslında hayatı sevmemem olduğu kanısına vardım. Yıllar içinde buna kendim ikna oldum, arkadaşlarımı ikna ettim. Ölümle ilgili konuşmalarımızda ölümden korkanların korkularına bakıp benim kabullenişimi hayatı sevmeyişime bağladım ve tekrar tekrar ikna oldum.
Yakın zamanda bir dönüşüm geçirmeye başladım. Belki ilk gençliğin artık bitiyor olmasından belki bir başka sebepten, bilmiyorum. Aylar önce okuduğum birkaç çok iyi kitaptan ve dinlediğim birkaç çok iyi şarkıdan sonra yaşamaktan haz duyduğumu hissettim. Şüphesiz ilk defa hissetmedim bu duyguyu ama onu ilk defa her an duyulan sıradanlıktan ayırdım.
Sanırım belli değişmezler olabileceğini kabul etmekle birlikte her birimizin sevgi dilinin başka olduğu makul bir düşünce. Kimi için sevgi sanki bir şeyi görmeye çalışırcasına gözleri gözlere dikmekle, kimi için bir türlü bakışlarla denk düşememekle görünür. Kimi için coşkulu aşk sözcükleri, iltifatlar, kimi için hiçbir şey söylemeye gerek bırakmayacak güvenli bir sessizlik sevginin katıksız ifadesidir. Bazılarımız heyecanla bazılarımız, huzurla uyanırız. Hayatımıza heyecandan ileri gelen bir sabırsızlık yahut sabırla tezahür eden bir güven hakim olabilir. Bu sevgi hallerinden kimi sağlıklı, kimi sağlıksız görülebilir ancak birbirini dışlamasına rağmen rahatlıkla ikisini de sağlıklı bulacağımız pek çok sevgi ifadesi bulabiliriz.
Elbet sabitlerimiz de vardır. İster aşk, ister arkadaşlık bağı, ister yoldaşlık, sevginin bağlamı ne olursa olsun en evrensel ifadeleri anlama ve tanıma isteğidir. Sevilen şey merak edilir. Tüm ruhuna nüfuz edercesine tanınmak, bilinmek ve nihayetinde anlaşılmak istenir. Bu bir art niyetten değil, çocukça bir meraktan, daha büyük fedakarlıklar yapmak, emekler vermek istemekten ileri gelir. Belki her fedakarlık yapılan şey sevilmiyordur ancak fedakarlık yapmadığımız şeyi sevmediğimiz kesin gibidir. Aynısı emek için de geçerli değil midir? Bizim için emek veren birinin bizi sevdiği makul bir düşünce değil midir? Hatta Erich Fromm’a göre sevme eyleminin kendisi bile insana doğuştan verili bir yetenek değildir. Sevmek ve sevilmek marangozluk zanaati gibi emek verilerek öğrenilen, edinilen bir beceridir. Yani sevgi göstergesi olarak emek ve emeğin bir sonucu olarak sevgi mümkündür.
Öyleyse insani sevgi tespitinde geçerli gördüğümüz bu semptomlar hayat sevgisi teşhisinde de kullanılamaz mı? Söz gelimi sevdiğimiz insan birlikte eğlendiğimiz insan mıdır, yoksa anlamaya çalıştığımız insan mı? Evrensel sevgi sabiti hangisidir? Hangisi sevginin değişken, bireysel ifadesidir?
Uzun zaman bu içedönüklüğün, duygusal umarsızlığın, toplu eğlencelerden hazetmemenin hayatı sevmememle ilgili olduğunu düşündük sevdiklerimle. Oysa artık anlıyorum ki benim hayata karşı sevgi dilim farklı. İyi bir kitap okuduğumda, Bob Dylan çığırdığında, kediyle bakıştığımda, yemyeşil paraketler penceremin önünden geçtiğinde, çok neşeli ya da çok sessiz bir insanla tanıştığımda, bir maymunun kuyruğunu nasıl savurduğunu veya insanların neden hırsızlık yaptığını öğrendiğimde, yani hayatı biraz daha keşfettiğimi, onu biraz daha anladığımı ve ona biraz daha yaklaştığımı hissettiğim anlarda ona karşı duyduğum sevgiyi buluyorum. Şüphesiz konserde zevkle hoplamak da hayatla bir ilişkilenme biçimi. İnsan sevdiğiyle eğlenmek de ister. Ama tek biçimi değil. Ben sevgimi böyle ifade etmiyorum. Bu bağlamda en fazla sıkıcı bir insan olabilirim. Varsın olayım. Hayatı seviyorum.

Kızılcahamam, 25.10.2025
240mm, f/6.3, 1/640, ISO800

Baskil, 18.07.2020
18mm, f/9, 1/500, ISO640
Aylar önce bir şey yazmaya başladım. Başta ne idüğü belirsiz bir hikaye parçası, bir betimleme denemesiydi. Huşu içinde yazılan ağdalı, uzun cümleler, tüm duyulara hitap eden cilveli benzetmeler, kalemimden kağıda taştı. Bir edebiyat dehası olabileceğime dair umut öyle olduğum ilizyonuna dönüşmeye başlarken, birkaç parlak fikir, birkaç hoş düşünce bu kimliksiz parçaya eklenip bir hikayeye, dahası bir derdi olan, oldukça orijinal bir hikayeye dönüşme potansiyeline kavuştu. Önce bir bloga yazılması gereken, sonra yazılabilecek uzunluğu aştı. İterasyonlar ve redaksiyonlar yapıldı. Üstündeki tüm tozlar temizlenince ortaya bir tezek yığını çıktı.
Kendimi bildim bileli yaşadığım bir durumun yine tesiri altındayım. Ne yazarsam yazayım satırlarımın arasına sinmiş yapmacık bir duygusallık gözüme çarpıyor. Bu cılk yalancılıktan kaçmaya çalıştıkça kelimelerin ona daha da bulaştıklarını, artık hepten görünür olduğunu fark ediyorum. Bir çırpıda yazdığım cümlelerin içinde bulunan bu sahtekarlığı söküp atmaya çalışmak, bu çabanın başarıya ulaşmak şöyle dursun, sahtekarlığı gizlemeye çalışmanın getirdiği daha büyük bir sahtekarlık duygusu ile beni içten içe kemiriyor.
Sahtekar olmadığımı sanıyorum zira böyle yazmak üzere bir kastım bulunmuyor. “Düpedüz yeteneksizimdir belki.” diye geçiriyorum içimden. Ancak bu yazdıklarımın kalitesiyle ilgili bir açıklama olabilir, haddinden fazla vurgulu duygusallığıyla değil. Neden sonra “Belki de dürüst ama bayağı bir duygusallıktır bu.” diye düşünüyorum. Ancak bu çeşit bir aptallığın ihtimali yalancılıktan daha çok yakıyor canımı.
Kitaplara dönüyorum. Borges, Proust, Çehov bir bir gözden geçiriyorum. Sesimi onlarda da görmek istiyorum. Aynı sesi onlarda da duyup rahatlamayı umut ediyorum. Bulamıyorum. Hesse belki?
Sağda solda gördüğüm amatör şiirler ve hikayelerde rastlıyorum bu arabeske. Hatta sahip olduğumdan çok daha ağır, çok daha yapmacık ve çok daha ucuzlarına. Burada bir şeyler gizli olduğunu seziyorum. Kültürel bir sorun mu bizdeki? Yoksa gençlik mi? Olabilir. Ama hala hepimiz yeteneksiz yahut hepimiz sahtekar da olabiliriz. Belki de yeteneksizlik başlı başına sahtekarlığa iten bir sebeptir. Tıpkı bu satırların arasına gizlenmiş yalan gibi.
Bütün bunları bir ön alma çabası olarak yazıyorum. Benim gözüme çarpan kibirli duygusallığın başkaları tarafından küçümsenmesine karşı bir önlem almak, bunu kendim ifşalayarak eleştiriden kurtulmak istiyorum. Çünkü başkalarında görüneni en çok ben küçümsüyorum.

Ankara, 25.07.2021
75mm, f/5.6, 1/200, ISO100

Madrid, 28.10.2024
135mm, f/5.6, 1/1250, ISO1250
Ben yatağımda uzanmış, karışık ve periyodik dalgalanmalarla karışmakta süreğen aklımı toplamaya çalışarak, okuduğum kitaba dahil olmanın peşindeyim. Hemen orada, kendi krallığımın ortasında bir çift göz bana bakıyor. Betimlenemeyecek bir durulukta, meraksız, düşüncesiz. Bakmak fillinin bütün nitelemelerini parantez içine almış, bu eylemden başka bir özellik içermeyen bir bakış. Göz kırpmıyor, başka yere kaymıyor. Bu ağır sorgulamadan bir an için kaçabilme, rahatlama, soluklanma imkanı vermiyor. İçimdeki her şey görülüyor sanki. Aklımı karıştıran düşünceler, korkularım, kimi sevdiğim kimi sevmediğim… Önce kendimi çıplak, her şeye herkese karşı afişe edilmiş hissediyorum. Aklımdan geçen her düşüncenin daha zihnimde oluşmadan çok önce bu gözler tarafından yakalanmış olduğunu hissedip, bu bakışlar altında tutsaklaşıyor, kıpırdayamaz hale geliyorum.
Bir an olsun gözlerimi bu gözlerden ayıramazken gittikçe alışmaya başlıyorum. İçimdeki kaygı yerini güvene bırakıyor. Cüret edip bakmayı sürdürdükçe gevşemeye başlıyorum ve zihinime bir rahatlık yayılıyor. Korkularımdan sıyrılıyorum ve anlayamadığım düşüncelerimin anlaşılıyor olmasından, üçüncü bir kişiye her zerremle açılmış olmaktan rahatlıyorum. Daha iyi görmesi için ben de ona bakıyorum. Gözlerimi kaçırmıyorum. Artık daha fazla bakılmak ve daha fazla görülmek istiyorum. Hiçbir şey saklı kalmasın istiyorum.
Benim bilmediğim neleri gördüğünü düşünüyor, onun fikirlerini merak ediyorum. Yanılgılarımdan bahsetsin istiyorum, hatalarımdan ve erdemlerimden elbette. Neyi doğru neyi yanlış ve neyi niçin yaptığımdan bahsetsin. İçinde çoktan kaybolduğum ve yolumu bulmakta zorlandığım bu dünyada bana bir şey söylesin istiyorum. Her şeyi açıklığa kavuşturacak o sözcükleri etsin istiyorum.
“Ne görüyorsun?” diye soruyorum. “Nedir bütün bunların anlamı?”
O ise cevapların, akılıca sözlerin erişemeyeceği ülkelerde olduğunu bilerek sadece susuyor, kelimelerin karışık aklımı daha da bulandırmasını istemiyor.
Bakışlarıyla bütünleştiğim bu anda acımasızca yerinden kalkıyor, beni izlemeyi kesiyor. Yanıma yaklaşıp, beni çenemden öperek bana olan sevgisini gösteriyor. Sonra yatağımdan aşağı süzülüp güzelce esneyip hayatına devam etmek üzere odamdan çıkıyor.
Utanmaz mahluk tüm benliğime hakkı olmadan hakim olup irademe hükmettikten sonra, hakettiğimi düşündüğüm hiçbir cevabı vermeden beni yalnızlığıma terkediyor.
Bu terbiyesizin bir ismi var elbet ancak ben ona çoğunlukla “Kedi” demeyi tercih ediyorum. İlişkilerimiz zihin dünyamızı şekillendirdiği gibi imgelerimizi de değiştirdiğinden, benim için oldukça yeni olan bu türler arası iletişim, bu ilginç yaratığın zihnimdeki imgesini de değiştirdi. Tıpkı anne, öğretmen, sevgili kelimelerinin zihnimizde belli bir kişiye çağrışım yaptığı, aklımıza o kişinin yüzünü getirdiği gibi benim için de kedi kelimesi yalnızca bu sırlarla dolu yaratığa çağrışım yapar oldu. Yıllar geçti. O hala susuyor ve beni izliyor bense hala onun ağzından bilemediklerimi duymayı bekliyorum.

Blender 3D, 2021

Baskil, 24.09.2021
135mm, f/5.6, 1/640, ISO100

Gelibolu, 27.08.2019
135mm, f/5.6, 1/8000, ISO500